4 yaşındaydım diye hatırlıyorum. Of’un Keler köyündeyim. Köy küçük. Basit bir bakkal hatırlıyorum, berber bile yoktu. Herkes birbirini tanıyor. Annem ve babam köyün öğretmeni. 80’li yılların ikinci yarısı. Oyuncak olmadığından, kendi kendine zaman geçirmeyi öğrenmekten başka çare yoktu. En azından benim için durum böyleydi. Ama bu konuda zorlandığımı hiç hatırlamıyorum. Hiç oyuncağım olsun istediğimi de hatırlamıyorum. Neye ihtiyacım varsa, hayal gücümle onu elde ederdim :)

Sabah erkenden evden çıkardım, akşam ise geç saatlerde geri dönerdim. Acıktığımda bir kapıyı çalar, ‘Acıktım’ der, karnımı doyurur ve tekrar dışarı çıkardım.


img-name
Keler Köyü


İlk çağ filozofu gibi, elimde fındık ağacının kalın bir dalıyla öylece gezerdim. Köydeki son evi geçip, köyün sınırlarına giderdim. Yemyeşil tepeler, doğa, virajlı toprak yollar… ‘O virajı dönünce ne var acaba? Dünya bu kadar mı?’ Bu düşüncenin içimde nasıl bir merak ve heyecan uyandırdığını bugün bile hatırlıyorum. İlk önce bir sonraki virajı dönüp ne olduğunu görmek istedim. Farkında olmadan dağlara, taşlara vurmuşum kendimi. Domuzlardan kaçıp, saatlerce fındık ağacının tepesinde mahsur kalmışlığım var. Bir viraj, bir sonraki derken, o yaşta köyden biraz uzaklaşırdım. Sonra bir gün, cesaretimi toplayıp gizlice bir kamyonun kasasına atladım ve kamyon beni merkeze götürdü. Dükkanların camlarındaki yanıp sönen tabelaları ateş böceği sanmıştım. Döndüğümde, ateş böceklerinden isimler yazıp tabelacılık oynamıştım. Merkeze gidince köyün ötesinde de bir dünya olduğunu fark ettim. Sağ olsun kamyoncular beni geri köye bıraktılar.

* Peki, nasıl oluyor da, bilinmeyene duyduğumuz bu merak, heyecan gibi masum ve gelişim odağındaki hisler, bilinmezlik ve güvensizlik gibi varoluşsal sancılara dönüşebiliyor? *

Yaşadıklarımız, başımıza gelenler ve tecrübe ettiklerimiz temelde geçmişimizdir. Eğer ‘dt’ anındaki yaşananların, şu andan bir önceki ana kadar olan integralini alırsak, toplam tecrübemiz ortaya çıkacaktır sanırım. ‘Şimdi’ ise çok daha ilginç bir konu. Üzerine düşünmek hoşuma gidiyor. Belki başka bir yazıda bunu tartışırız. Bu yazının asıl konusu ise gelecek; baktığımız yerden görebildiğimiz kadarıyla oldukça basit ve sorunsuz bir konu. Çünkü her şey ortada!

Öte yandan, gelecekte düşündüğümüzden çok daha az belirgin bilgi vardır. Baktığımız yerden, kristal netlikte göremediğimiz, ancak çeşitli yöntemlerle tahminler yürüterek risk analizi yapabildiğimiz bilinmeyenleri de görürüz. Bunlar aslında fırsatlar ve riskler olarak düşünülebilir. Belki bu noktada kendimizi geliştirip, üzerinde risk analizi yapabileceğimiz alanı genişletebiliriz. Bu alanı ‘bilinen bilinmeyenler’ olarak tanımlamak mümkündür. Ancak, bundan çok daha büyük bir küme var ki, sürprizlere maruz kaldığımız, yüksek adaptasyon gerektiren ve tanıdık gelmeyen şeylerden oluşan küme. Bu kümeyi de ‘bilinmeyen bilinmeyenler’ olarak düşünebiliriz. Aşağıda küçük bir grafik çizerek paylaştım.


img-name
Basit bir Zaman - Bilinmezlik Tablosu


Bu tür bir sınıflamaya rağmen, neden bazı bilinmeyenler merak uyandırırken, bazılarının belirsizliğe dönüşüp acı verdiğine rasyonel bir anlam bulamıyorum.

Bir yandan da detaylı incelediğimizde, belirsizliğin yol açtığı duygunun aslında güvensizlik olduğunu fark ederiz. Sonucunu bilmediğimiz ve kendimizi güvende hissetmediğimiz bir durumdur bu. İnsan, tanımadığı şeyden korkar ve her şeye bir netlik kazandırma eğilimindedir. Sanki hazırlıklı olursak, ‘başarılı olurum’ gibi bir inanca ihtiyaç duyarız. Bu açıdan bakıldığında, belirsizliğin yaşadığımız kaygılarla doğrudan bağlantılı olduğunu anlayabiliriz. Çünkü bu, ontolojik bir meseleye işaret eder.

Durum böyle olunca, bilinmezliğe duyulan pozitif hislerle olumsuz hisler arasındaki farkı yaratanın, o durumla kurduğumuz ilişkinin türü olduğunu düşünüyorum. Durumu nasıl algıladığımız, ona nasıl bir anlam yüklediğimiz ve onunla ne yapmayı planladığımız gibi faktörler, durumu ele alış şeklimizi belirliyor. Zaten bu noktadan sonra zincirleme bir reaksiyon başlıyor.


img-name
Değiştirmeye Gücümüz Olanlar Kontrol Çemberimiz


Bununla birlikte, hayatta kontrol edebildiğimiz şeyler genelde oldukça sınırlıdır. Duygularımızı, düşüncelerimizi, seçimlerimizi, sözlerimizi ve tepkilerimizi kontrol edebiliyoruz. Bunun dışındaki şeyler ise ya tamamen kontrolümüzün dışındadır ya da etki alanımızdadır. Doğrudan müdahale edemediğimiz ancak bir miktar etkimiz olabilecek durumlar da vardır. Bazen de kontrol edemediğimiz şeyler, kontrol edebildiklerimizin bir sonucu ya da yan etkisi olarak ortaya çıkabilir.

Gabriel Garcia Marguez ‘İnsanlar plan yapar ve Tanrı onlara güler.’ diyerek belirsizliği çok güzel özetlemiştir.

Madem ki farkı belirleyen şey, aslında bizim konuya yaklaşım tarzımız, o halde belirsizlikle olan ilişkimizi yeniden düzenleyerek ona karşı bir dayanıklılık geliştirebiliriz. İşte tam bu noktada karşımıza Psikolojik Sağlamlık (Resilience) kavramı çıkıyor. Psikolojik sağlamlık, zorlayıcı olaylarla baş edebilme, uyum sağlayabilme, esneklik gösterebilme, ilerleyebilme ve zorlu bir stres faktörü karşısında, olumsuz duygusal deneyimlerden kendini toparlayıp iyileşme gücü olarak tanımlanıyor.

Psikolojik sağlamlık, yalnızca bir özellikten ibaret değil; kişinin elindeki alet çantasını ve sahip olduğu tüm kaynakları yönetebilme kapasitesini de içerir. Yıllar önce, emekli bir Navy SEAL ile konuşurken, psikolojik sağlamlığın öğretilebilir bir şey olduğuna inanmadığını söylemişti. Benzer bir ifadeyi 2019 yılında Amerikan Harp Akademisi’nde bir heyetle görüşürken, eski bir kara komandosu da dile getirmişti. İkisi de, bazı kişilerin bunun öğretilebilir olduğunu düşündüğünü ancak kendilerinin buna inanmadığını ifade etmişlerdi. Kendi eğitim metodolojimi tasarlarken bu konu üzerine çok düşündüm. Birçok insanla bu konuyu tecrübe ettim. Hem Cyber Struggle için geliştirdiğim metodolojide hem de öncesinde yıllarca basketbol antrenörlüğü yaparken, çeşitli yaş grupları ve farklı profillerle çalışırken bu konuyu deneyimledim.

Açıkçası, ben psikolojik sağlamlığın öğretilebildiğini düşünenlerdenim, hatta buna inananlardanım. Bir önceki ‘Sürecin ve Zorlukların Anlamını Değiştirme’ yazımda bahsettiğim nöroplastisite ve ‘growth’ zihin yapısı konularını hatırlayın. Eğer okumadıysanız, bağlamı anlamak için bir göz atmanız iyi olabilir. Öğretilebilir bir şey olduğunu düşünüyorum, fakat aynı zamanda öğretme sürecini olumlu ya da olumsuz etkileyebilecek hızlı uyaranların da olduğunu düşünüyorum. Belki konuştuğum kişiler, bu uyaranlarla karşılaştıkça bunun doğuştan gelen bir yetenek olduğunu düşünmeyi tercih etmişlerdir. Çünkü bu öğretme ve öğrenme süreci, insanı hızla ‘ya adamın içinde varsa var, yoksa yok’ gibi bir düşünceye götürebilir. Bunu inkâr edemem. Ancak aynı şey başka özellikler için de geçerli değil mi? En basiti ‘çalışkanlık!’ Bunun için de benzer bir şey söylenir, fakat bence çalışkanlık da değiştirilebilir bir alışkanlıktır.

Tabii, bu konunun bilimsel olarak ele alınması da oldukça yeni. Askeri birliklerdeki bazı inanışlar, birey bazında, bazen kişiden kişiye geçen bir düşünce kalıbı haline gelebiliyor. Tecrübeyle oluşmuş düşünce kalıplarını küçümsemiyorum elbette, ancak tanımı hatalı yapılmış ya da yüzeysel söylenmiş bazı varsayımların, birden fazla kişi tarafından tekrar edilip kalıtsal hale geldiği örnekler de var. Neyse.

Psikolojik sağlamlık kavramı aslında yeni bir kavram. 1975-1986 yılları arasında Bell Telephone şirket yöneticileriyle yapılan bir çalışma sonucunda, psikolog Suzanne Kobasa tarafından bu kavram ilk kez ortaya atıldı. Çalışmanın sonucunda, belirsizlik karşısında daha dirençli olan yöneticilerin belirli ortak özelliklere sahip oldukları gözlemlendi.

Psikolojik sağlamlığın temel üç boyutu olduğu söylenebilir.

Bağlanma Boyutu:

Pozitif bakış açısını kaybetmeden, karşılaşılan problemlere karşı uzaklaşmak yerine yaşamın içine dahil olmayı ifade eder. Zorluklara rağmen bir şeye bağlı kalabilmek, aslında kendi anlamımıza ve amaçlarımıza inanmakla, onlara bağlanmakla ilgilidir.

Performans sporcuları, sanatçılar veya herhangi bir güçlük karşısında yüksek performans gösteren kişilerin en büyük ortak özelliklerinden biri bu boyut gibi görünüyor: Adanmışlık. Her şeye rağmen, kişinin kendini adayabilmesi için kendi anlamına ve amacına olan inancının ne kadar önemli olduğunu gözünüzde canlandırabiliyorsunuzdur.

Kontrol Boyutu

Bu boyut aslında tamamen yukarıda da çizdiğim figürdeki kontrol edebildiğimiz etki alanı ile ilgili. Karşılaştığımız olaylar karşısında, elimizdeki araçlar - davranışlarımız, düşüncelerimiz ve söylemlerimiz gibi - doğrudan kontrolümüzde olan unsurlardır. Bu araçları kullanarak, belirsizliğin getirdiği şartları etkileyebiliriz.

Kontrolümüz dışında olan şeylere odaklanmak ise belirsizlik anında hiçbir fayda sağlamaz. Belirsizlik, benim gözlemime göre iki şekilde karşımıza çıkar. Bazen taktik seviyede ortaya çıkar ve bu durumda, taktik süreçlerin bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Ancak, stratejik bir seviyedeyken, belirsizliği algılama biçimimiz konuyu taktik bir karmaşaya dönüştürebilir.

Örneğin, bir grup askerin arazi taraması sırasında pusuya düşmesi, taktik bir seviyede karşılaşılan bir belirsizlik durumudur. Öte yandan, 10 yıl sonra kendimizi nerede görmek istediğimiz gibi stratejik bir konuda, sürekli başkalarıyla kıyaslama yaparak, o gün yapmamız gereken şeyleri yerine getirememek, konuyu tamamen taktik seviyeye indirir.

Güçlük Boyutu

Güçlük boyutu, doğrudan değişim ve adaptasyonla ilgilidir. Değişimden kaçmak yerine, onunla birlikte ilerlemek ve değişimi bir fırsat olarak kabul etmek anlamına gelir. Değişen çevre ve olaylar karşısında daha yenilikçi, esnek ve açık bir duruş sergileyerek, olan biteni etkilemeyi ve deneyimleyerek öğrenmeyi ifade eder. Bu yaklaşım, nöroplastisite ve growth (gelişim) zihin yapısına doğrudan bir atıftır.

Bizi kırılgan hale getiren iki güçlü faktörün, geçmişe dair pişmanlıklarımız ve geleceğe yönelik beklentilerimizle ilgili endişelerimiz olduğunu söyleyebiliriz.


img-name
Değiştirmeye Gücümüz Olanlar Kontrol Çemberimiz


Çoğu zaman, geçmiş seçimlerimiz yüzünden kendimizle çatışırız. Yaşadıklarımızın bizde bıraktığı izler bugünkü halimizi şekillendirmede etkilidir. Sonuçta, yaşadıklarımız bir tecrübeye dönüşür. Ancak bu içsel çatışmalar, tecrübenin ötesine geçer ve geçmişimizin bugünümüzü ele geçirmesi anlamına gelir.

Gelecek ise herkes için bir bilinmeyendir. Ancak bazılarımız, gelecekle olan ilişkilerini gerçekçi olmayan beklentiler ve kötü olayların gerçekleşme olasılıklarına odaklanarak daha da belirsiz hale getirir. Bu da büyük bir çarpan etkisiyle, bizi belirsizlik karşısında daha kırılgan yapar.

Geçmiş ve gelecekle olan ilişkimiz bu kadar olumsuzken, elimizde yalnızca ‘şimdi’ kalıyor. Ancak bu ikiliyle bozuk ilişki sürdürenlerimiz, çoğu durumda ‘şimdi’yi de başkalarıyla kıyaslayarak harcar. Bazen bilgi düzeyimizi, bazen toplumsal konumumuzu, bazen mutluluğumuzu, bazen de finansal durumumuzu, fizyolojimizi veya sahip olmadıklarımızı kıyaslarız. Bu sürekli kıyaslama hali, beraberinde yetersizlik hissini getirir.

Belirsizlik, Psikolojik Dayanıklılık ve Ranger Programı

Siber güvenlik, yıllar boyunca mühendislik, IT, yazılım geliştirme gibi alanlara sıkışıp kaldı. Siber güvenliğin her şeyden önce bir “güvenlik” meselesi olduğunu ve bunun fiziksel dünyamızdaki güvenlikle iç içe olma durumunu gözardı etmek birçok kişi için kolay bir yol oldu.

İçinde bulunduğumuz gelişmeler ve konjonktür, siber olayların etkilerini her geçen gün daha da kritik ve önemli hale getiriyor. Siber olayların yaratacağı sonuçlara yönelik baskıya, siber güvenliğin unorthodox doğasının getirdiği yüksek bilinmezlik de eklenince, baskı iyice artıyor. Bu artış, siber güvenlikle uğraşanlar üzerinde, 5-10 yıl öncesine kıyasla çok daha fazla baskı yaratıyor. Düşünsenize, çoğu durumda saldırganların ne zaman ve nereden saldıracağını bilmiyoruz. Ne tür ve ne büyüklükte bir güç kullanacaklarını bilmiyoruz. Saldırının ne kadar süreceği konusunda bir fikrimiz yok. Niyetleri hakkında kesin bilgiye sahip değiliz ve olayın sonuçlarını kestiremiyoruz. Tüm bu süreçlerin, siber güvenlik uzmanı olarak bizim kariyerimize, o kurumdaki geleceğimize, toplumdaki konumumuza ne şekilde etki edeceği konusunda da fikrimiz yok.

Bu karmaşık duruma bir de yeni jenerasyonun, azalan mahalle ve sokak kültürü, sosyalleşme gibi insan odaklı becerilerin gelişimine yardımcı olan eski usul alışkanlıklardan uzak yetişmesi eklenince, işler daha da karmaşık hale geliyor. Aile içindeki temel eğitimin hedeflerinin değişmesiyle birlikte, adaptasyon ve dayanıklılık konularında fayda sağlayacak bazı alışkanlıkları edinmemeleri bu durumu daha da zorlaştırıyor.


img-name


Nitekim, dünya genelinde siber güvenlik operasyon merkezi hizmeti veren kurumların gündeminde personel kaybı (turnover), tükenmişlik (burnout), depresyon gibi konular ve bunların toplam kapasiteye etkileri her geçen gün daha fazla yer almaya başladı.

Bundan birkaç yıl önce, Cyber Struggle bünyesinde odaklandığımız hedeflerin ne kadar kritik olduğu çok daha anlaşılır hale geldi.

Psikolojik sağlamlık ve siber güvenlik uzmanları üzerine yapılan son araştırmalar oldukça çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor.

Mülakat yapılan uzmanların %64’ü, belirsizlik ve baskının yarattığı stres ortamının, sorumlu oldukları kurumları koruyabilmek için yeterli kapasite üretmelerine engel olduğunu belirtmiş. Yaklaşık %45’i ise yaşadıkları stresin aileleri, eşleri, yakınları ve çocuklarıyla olan ilişkilerini olumsuz etkilediğini ifade etmiş. Neredeyse aynı oranda uzman, bu belirsizlikle başa çıkabilmek için ilaç, alkol veya madde kullandıklarını dile getirmiş. Bunlar, bugünkü baskının sonuçları. Ancak unutmamalıyız ki, bu baskı yıllar içinde daha da artacak. Bu yüzden, güvenlik operasyon merkezi hizmeti veren kurumların en büyük beklentisi, insanın doğasından mümkün olduğunca uzaklaşıp yapay zekanın işleri devralmasıdır. Tamamen insansız bir sürecin çok yakın bir gelecekte mümkün olmayacağını düşünsem de, beklentilerin değişmesi kaçınılmaz olacak. Yalnızca bu beklentilerdeki değişim bile siber güvenlik uzmanı olmak isteyen kişiler üzerinde belirsizlik ve baskı yaratacaktır. Dolayısıyla, belirsizlikten kaçışımız olmadığını söyleyebilirim.

Siber olayların doğasına başka konular çerçevesinde de tekrar tekrar değinmek istiyorum.

Bu arada, yukarıda çizmeye çalıştığım tablo, her meslek grubunda ve iş hayatının herhangi bir alanında karşılaşılabilecek varoluşsal sancılardan bağımsız değil. Aksine, bunun üzerine eklenen katmanlı bir baskı söz konusu.

Beklentilerin değişimi üzerine ayrı bir yazıda tartışmak daha doğru olacaktır. Ne tür beklentiler oluşuyor ve bunların daha fonksiyonel bireyler olmamızla nasıl bir ilişkisi olabilir gibi konuları o yazıda daha detaylı bir şekilde ele almayı planlıyorum.

Her şeyin belirsizliği


img-name


Ranger programı boyunca başta aktiviteleri (sınıf içi, sınıf dışı temaslar, aktiviteler, vb) makul bir belirsizlik çerçevesinde tutuyoruz. Katılımcılar derslerinin kaçta başladıklarını bilmiyorlar. Kıdemlileri vasıtası ile, sürekli takip edip, ders saatini belirlemeye çalışıyorlar.

Aslında bunun birçok açıdan faydası var. Aralarındaki temasın ne zaman olacağına dair yaşadıkları gerginlik, birbirleriyle daha fazla iletişim kurmalarını tetikliyor. Buna bağlı olarak, ekip üyeleri kıdemlileri takip ediyor ve onlara hatırlatmalar yaparken, kıdemliler de eğitmenler üzerinde baskı oluşturarak, üzerlerindeki belirsizlik baskısını azaltmaya çalışıyor.

Aynı durum, ekibe atanan teknik ya da insan odaklı beceri taskları için de geçerli. Kendilerine program boyunca kaç task atanacağı, bunların ne zaman atanacağı, ne şekilde isteneceği gibi bilgiler bilinmiyor. Eğitmenler olarak bir Ranger Programı boyunca, ortalama 1500 civarı submission okuyoruz/takip ediyoruz.

Her ne kadar taskların her biri arka planda değerlendiriliyor olsa da, kritik bir konu olmadığı sürece katılımcılar, yaptıklarına dair belirgin geri bildirimler almıyorlar. Genellikle onlara verilen geri bildirimler, bir taska bağlı olmadan ve herhangi bir task ile ilişkilendirilmelerine fırsat vermeyecek şekilde yapılıyor. Elbette, aksi durumlar olabilir; ancak bu geri bildirimlerin özellikle verilmesi gerektiği zaman dışında, bu davranıştan kaçınıyoruz.

İşlenecek derslerin belirli bir konu başlığı sıralamasını takip etmemesi, çoğu durumda tercih ettiğimiz bir yaklaşımdır. Konu akışı olmadığı için, edinim süreci problem ve belirsizlik üzerinden ilerliyor ve bu nedenle birçok kez aynı konulara veya düşünce mekanizmalarına atıfta bulunmak zorunda kalıyoruz. Bu yaklaşım, hem nöroplastisite sürecine katkı sağlıyor hem de belirsizlik karşısında hissedilen duygulardan ayrışmaya (detach) yardımcı oluyor.

Öğrenme yerine, olayları yaşayarak edinme üzerinden bir süreç işlediğinden, konular belirsiz problemler üzerinden ele alınıyor. Katılımcılar, özellikle programın başında, ne yaptıklarını ve neden yaptıklarını anlamlandıramıyorlar. Bazı şeyler onlara çok basit, bazıları ise anlamsız geliyor, bazılarının ise neye hizmet ettiğini bilemiyorlar, bu da bir boşluk hissi yaratıyor. Kısa sürede katılımcıları bu boşluk ve bilinmezlik hissiyle tanıştırmayı istiyoruz.

Yeterince maruz kaldıkları andan itibaren belirsizlikler önemini yitirmeye başlıyor. Katılımcılar, kaygı ve duygulardan uzaklaşarak, tamamen karşılarına çıkan problemlere çözüm üretmek dışında başka bir şeyi umursamaz hale geliyorlar. Farkında olmadan belirsizlikle olan ilişkilerini yeniden düzenlemeye başlıyorlar.

Biz süreci takip edenler için, bu değişimleri ve bunu canlı canlı yaşayan insanları görmek inanılmaz heyecan verici. Bu nedenle, birileri çıkıp bana psikolojik sağlamlık geliştirilemez dediğinde, ‘Peki, yaşadıklarım ne o zaman?’ diye bağırasım geliyor.

Belirsizlik ve kritik düşünmeye etkisi

Belirsizlikle olan ilişkinin yukarıda bahsettiğim şekilde yeniden şekillenmeye başlaması, kritik düşünme becerileri ile doğru orantılı olarak devam eden bir süreçtir. Burada yine bir önceki yazıma atıfta bulunmam gerekiyor. Nöroplastisite ve Growth (gelişim) zihin yapısı ile ilgili bu yazıyı henüz okumadıysanız, bu arada göz atmanız ve ardından ilişkilendirerek kalan kısma devam etmeniz, bütünlük sağlayacaktır.


img-name


Gerek teknik gerekse insan odaklı becerileri zorlayan ve sürekli olarak ekip halinde veya bireysel olarak yeni şeyler öğrenmek zorunda kaldığımız bu süreçte, özellikle zaman baskısı gibi çeşitli zorlayıcı koşullara maruz kalıyoruz. Bu senaryoda, beyin deneyime daha açık bir moda geçiyor. Aynı zamanda sistem, katılımcıyı kritik düşünmeye zorlamaya başlıyor.

Belirsizlik ve ekip bilincine etkisi

Ranger programında, ekip bilinci oluşturmak zorunlu ve puanlamaya etki eden bir faktördür. Ekip arkadaşlarının arkasından iş çevirmek, elde edilen bir bilgiyi saklamak veya paylaşmamak, sürekli ekipte toksik düşünceleri yaymak uyarı sebebidir. Yasaklanmıştır.


img-name
Ranger Class 20


Bu kadar bilinmezlikle dolu ve bir o kadar da task ve görev taleplerinin yüksek olduğu bir programda, tabiri caizse sağ kalmak için ekibe ihtiyaç vardır. Bazen ekibin size, bazen de sizin ekibe ihtiyacınız olabilir. Bu noktada, doğal akışında herkes kendi eksik olduğu alanlarla sınanır. Teknik becerileri yetersiz olanlar bu ihtiyaçlarını ekipten karşılar; sosyal becerileri yetersiz olanlar da aynı şekilde bu eksikliklerini gidermeye çalışır; insan odaklı becerilerde sorun yaşayanlar ise bu alanda destek alır. Buradaki önemli nokta, zihnin hala growth (gelişim) halinde olmasıdır. Bu olmadığı sürece, Ranger Programı katılımcı için yeterli bir program olmayacaktır. Çünkü program, gereksiz teknik bilgi ve geleneksel ezberleme yöntemleriyle kendinizi iyi hissettirecek bir illüzyon yaratmak için tasarlanmamıştır. Program, katılımcıdan tam iş birliği ve adanmışlık bekler. Yukarıda bahsettiğim, psikolojik sağlamlığın güçlük boyutunu tekrar hatırlatmak isterim.

Özetle, belirsizliği azaltmak ve sürprizler, baskınlar ve belirsiz durumlarla başa çıkabilmek için esneklik sağlamak adına ekip bilinci çok önemli bir araçtır. Ekip olmaya yönelik çalışmalar sadece bu amaçla yapılmaz, ancak bunları bir başka yazıda tartışmak istiyorum.

Belirsizlik ve Mindfulness

Belirsizliğin, tüm sürprizi ve baskısı ile en ete kemiğe büründüğü an “şimdiki” andır. Şimdiyle uğraşmak, belirsizliğin en katı halinin karşısında bir tavır takınmaktır.

Mindfulness, kabaca farkındalık demek. Ancak bu farkındalık, aslında bilinçli bir farkındalıktır. Özünde ise bu kelime, kavramsal olmaktan çok deneyimsel olması gereken bir olma durumunu ifade eder.

Belirli bir ‘t’ anında, kendimizde ve çevremizde olup biteni, sabır, yargısızlık, şevkat, empati gibi tutumlarla farketmek… Şimdiki anın bilinçli farkındalığı olduğundan, yine yukarıda bahsettiğim zihinlerimizin geçmişin pişmanlıkları ve geleceğin kaygısı arasındaki sıkışmışlıktan ayrışmaya yardımcı olur.

Ranger Programı, ilk gün ‘Bir şeyi yapabiliyorsanız o an yapın, ertelemeyin. Bir sonraki anda ne yaşayacağınızı bilmiyorsunuz’ cümlesiyle başlar. Akışta olmak ve şimdiyi bilinçli bir şekilde fark etmek, program bir tiyatro ise role girmek gibidir; bu, maksimum düzeyde deneyim kazanılmasına ve en üst seviyede gelişim ile edinim sağlanmasına önemli bir katkı sağlar.

Bunun yanı sıra, insan odaklı beceriler için verilen bazı periyodik ödevler, düzgün şekilde yapıldığında, özellikle duyguların ve düşüncelerin o an içinde anlaşılmasına yardımcı olur.


img-name
Ranger Class 19


Çünkü, özünde insanın iki tip belirsizlikle başa çıkma stratejisi var diyebiliriz.

Birincisi, problem odaklı strateji. Yeni problemlerle karşılaşarak ve yeni beceriler edinerek hissedilen, düşünülen ya da algılanan engellerin ortadan kaldırılması ve alternatif çözüm yollarının üretilmesi. Yani, doğrudan growth içinde kalmak ve zorlukları birer gelişim fırsatına dönüştürmek.

Bir diğeri ise, duygu odaklı strateji. Belirsizlik durumunda hissedilen duyguyu, yaşadığımız anda, bir süre daha o duyguyla kalabilme hali. Hortumların merkezleri yani gözleri, aslında etrafında olup biten kaosa nazaran çok daha sakin oldukları yerlerdir. Dolayısıyla, bu anda biraz zaman geçirerek duyguları tanımlamak, nedenlerini anlamaya çalışmak - bu duyguların arkasında mutlaka bir düşünce vardır - sahip olduğum düşünce hatalarını ya da bilişsel çarpıtmaları fark etmek ve bu düşüncelerin ne kadar gerçekçi olduğunu analiz etmek gibi süreçlerle, durumu bir fırsat olarak görmekten bahsediyorum. Bu fırsatla stresi ortaya çıkaran etkenlere karşı mesafe mi koymalıyız, sosyal destek mi aramalıyız, yoksa bu etkenlerden kaçınmalı mıyız gibi sorulara yanıt alarak stresi yaratan etkenleri nasıl yöneteceğimize karar vermemize yardımcı oluyor.

Duygu odaklı strateji, bu duygulara biraz mesafe koymayı, onlardan ayrışmayı, belki sosyal destek aramayı (örneğin ekip olma) ve stresi yaratan nedenleri yönetebilmeyi içerir. Bu duyguları ve düşünceleri anlamak, bizi reaktif olmaktan çıkarıp, kendi seçimlerimize dayanan tepkiler veren bireyler haline getirecektir. Bu sayede olasılıkları daha fazla görebileceğiz.

Son olarak, bildiğiniz gibi, insanın gelişimi, hangi konu olursa olsun, kendi kişisel gelişimi ile doğrudan ilişkilidir. Biz bir bütün olarak daha iyi olduğumuzda, elimizdeki iş ya da meslek ne olursa olsun, onunla olan ilişkimiz de daha iyi olacaktır.

Aynı şey öğrenme için de geçerli. Psikolojik olarak daha sağlam olmak, bizi daha fazla odaklanmaya itecek ve growth zihin yapısında olacağımız için, öğrenmeye ve değişime çok daha açık hale geleceğiz. Bu kadar adaptif ve öğrenen bir aşamaya geçiş, aynı zamanda kritik düşünme becerilerini, daha hızlı öğrenmeyi ve daha fonksiyonel olmayı sağlayacak. Bu konuyu ilerleyen yazılarda ayrıca tartışmak istiyorum.

Kaynakça

  • Connaughton ve ark. 2008; Marchant ve ark. 2009; Nicholls ve ark. 2009; Yarayan ve ark. 2018)
  • Crust L. (2007). Mental toughness in sport: A review. International Journal of Sportand Exercise Psychology, s. 5(3): 270-290.
  • Crust, L. (2009). The relationship between mental toughness and affect intensity. Personality and Individual Differences, 47(8), 959-963
  • Graham, J., Hanton, S., & Connaughton, D. (2002). What is this thing called mental toughness and investigation of elite sport performers. Journal Applied Sport Psychology, 14 (3) 205-218
  • Öğülmüş, S. (29-30 Mart 2001). Bir Kişilik Özelliği Olarak Yılmazlık. 1. Ulusal Cocuk ve Suç Sempozyumu: Nedenler ve Önleme Çalışmaları
  • Terzi, Ş. (2006). Kendini Toparlama Gücü Ölçeğinin Uyarlanması: Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması.
  • Gizir, C. A. ve Aydın, G. (2006). Psikolojik Sağlamlık ve Ergen Gelişim Ölçeğinin Uyarlanması: Geçerlilik ve Güvenirlik Çalışmaları.
  • Williams, A. (2001). A Literature Review on The Concept of Intimacy in Nursing. [Electronic Version] Journal of Advanced Nursing.
  • Folkman, S. ve Lazarus, R. S. (1985). If it Charge it Must Be A Process Study of Emotion and Coping During Three Stage of Collage Examination
  • Wilkinson, G. (2004). Stres. E.
  • Rutter, M. (2006). İmplications of Resilience Concepts for Scientifing Understanding, Annals of the New York Academy of Sciences
  • Chow, C. (2000). Known, Unknown, and Unknowable Uncertainities